2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu 13. maddesi uyarınca idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerekmektedir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.
Dolayısıyla eylemin öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halükarda eylem tarihinden itibaren 5 yıllık sürelerin geçirilmesi açılan tam yargı davalarının süre yönünden reddine sebebiyet vermektedir. Ancak bu sürelerin, özellikle de 1 yıllık kısa olan sürenin tam olarak ne zaman başlayacağı hususunda idarenin sağlık hizmetlerinden kaynaklı olarak hakları ihlal edilenler tarafından açılacak tam yargı davaları öncesinde mutlaka bilinmesi gereken çeşitli Danıştay kararları bulunmaktadır.
Emsal kararlara baktığımızda tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkmasının zorunlu olduğu belirtilmektedir. Emsal kararlarda eylemin idariliğinin bazı durumlarda ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabileceği belirtilmektedir.
Danıştay 15. D., E. 2016/4241 K. 2016/3896 T. 31.5.2016: “2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinde, idari eylemlerden hakları ihlal edilen ilgililerin, idari eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhalde idari eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. Anılan Kanun hükmünde idareye başvuru için öngörülen en geç beş yıllık sürenin hangi tarihten itibaren başlatılacağı zaman zaman duraksamalara yol açtığından, bu hususun irdelenmesi gerekmektedir. Tam yargı davaları, idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle, tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur. İdari eylem, idarenin işlevi sırasında bir hareketi, bir davranışı, bir tutumu veya hareketsizliği; idari karar ve işlemle ilgisi olmayan, başka bir deyişle öncesinde, temelinde bir idari karar veya işlem olmayan salt maddi tasarrufları ifade etmektedir. Söz konusu eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir. Özellikle kamu görevlilerinin idari bir tasarruf yaparken, mevzuatın, üstlendiği ödevin ve yürüttüğü hizmetin kural, usul ve gereklerine aykırı olarak, kendisine izafe edilebilecek boyutta ve biçimde, ancak yine de resmi yetki, görev ve olanaklardan yararlanarak, onları kullanarak hareket ettiği, bu nedenle de idaresinden tamamen ayrılmasını önleyen ve engelleyen görev kusurları nedeniyle doğan zararların tazmini istemiyle açılacak tam yargı davalarında eylemin idariliği, bazen ceza davalarıyla personelin şahsi kusuru sonucu mu yoksa görev kusuru sonucu mu zararın ortaya çıktığının belirlenmesinden sonra saptanabilmektedir. Bu itibarla, 2577 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesinde öngörülen 1 ve 5 yıllık sürenin, eylemin idariliğinin ortaya çıktığı tarihten itibaren hesaplanması zorunludur. Aksi yorumun, zarara yol açan eylemin idariliğinin ortaya çıkmasıyla kullanılması mümkün olan dava açma hakkını ortadan kaldıracağı, hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır.”
Danıştay 15. D., E. 2016/4982 K. 2017/1471 T. 30.3.2017: “…Yasayla öngörülen tam yargı davaları idari eylem nedeniyle uğranılan zararın tazminini ifade etmektedir. Bu nedenle tam yargı davasının açılabilmesi için eylemin idariliğinin ve yol açtığı zararın ortaya çıkması zorunludur.Yukarıda anılan kanun maddesi uyarınca idareye başvuru süresinin başlangıcı, idari eylemlerden zarar gören kişilerin eylemi öğrendiği tarihtir. Zararın henüz ortaya çıkmadığı veya çıksa bile zararın çıkış sebebinin öğrenilemediği durumlarda, başvurma süresinin başlangıcına yalnızca eylem tarihi ve zararlı sonucun doğduğu tarihi esas almak dava açma süresinin çok kısalmasına yol açacak ya da dava açma hakkını ortadan kaldıracak ve hak arama özgürlüğüyle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle başlangıç olarak, zararın doğmasına sebep olan eylemin idariliğinin öğrenildiği tarihi esas almak gerekmektedir. Eylemlerin idariliği ve doğurduğu zarar ise, bazen eylemin yapılmasıyla birlikte ortaya çıkarken, bazen de çok sonra, değişik araştırma, inceleme ve hatta ceza yargılamaları sonucu ortaya çıkabilmektedir. Dava açma süresini saptarken, bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınılması gerektiğinden, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununda yer alan süreye ilişkin mevzuat kurallarının yorumlanmasında, kişilerin haklarının ihlali yönünde ağır sonuçlara varan yorumdan kaçınmak gerekmektedir.”
Danıştay bazı kararların 1 yıllık sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın usulden reddini ve bu kuralın çok katı şekilde uygulanmasını hak arama hürriyetinin ihlali ve dava hakkının orantısız şekilde sınırlandırılması suretiyle Anayasa’ya da aykırılık teşkil ettiğini belirtmektedir.
Danıştay 15. D., E. 2016/4241 K. 2016/3896 T. 31.5.2016: Hak arama özgürlüğü, haklarının ihlal edildiğini ileri süren bireylerin, ihlalin durdurulması ve olumsuz etkilerinin giderilmesi maksadıyla yetkili makamlara başvurma hakkını ihtiva etmektedir. Bu sebeple hak arama özgürlüğünü yalnızca mahkemelere başvurma hakkıyla sınırlamamak gereklidir. Zira ihlalin niteliği de göz önüne alındığında, ihlalin olumsuz etkilerinin giderilmesi yolunda bir karar verebilecek idari makama da başvuru yapılabilecektir. Nitekim Anayasanın 40’ıncı maddesi ile “ Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. ” hükmü bu durumu destekler nitelikte olan temel normlardandır. Usul kurallarının hakkı kullanılamaz hale getirmemesi gerektiğini vurgulayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36533/04 başvuru numaralı Mesutoğlu-Türkiye kararında özetle; ” … mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığı, bazı sınırlamalara tabi olabildiği, bununla birlikte, getirilen kısıtlamaların, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini engellememesi gerektiği, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamaların ancak meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul bir orantı olması halinde Sözleşmenin 6/1. maddesi ile bağdaşabileceği, bu ilkelerden hareketle, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte, mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınılması gerektiği…” belirtilmektedir.”
Emsal yargı içtihatlarına baktığımızda zararın ve zararın sorumlusunun öğrenilmesi ve Kanun’daki sürelerin başlaması için sağlık kurulu raporu veya maluliyet raporu niteliğinde bir tıbbi belgenin varlığı esas alınmaktadır.
Danıştay 10. D., E. 2012/2787 K. 2015/3709 T. 11.9.2015: “İdari eylemlerin neden olduğu bedensel zararların, tedavi sürecinin tamamlanıp kesin sağlık raporunun alındığı tarihte öğrenilmiş sayılması; yasada öngörülen sürenin kesin raporun ilgiliye verildiği tarihte işlemeye başlatılması gerektiği Danıştayın yerleşik içtihatlarındandır.”
Danıştay 15. D., E. 2014/9621 K. 2015/2146 T. 15.4.2015: “Uyuşmazlıkta, söz konusu kaza sonrası Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından, davacının %42 oranında özürlü olduğuna ilişkin 08.08.2012 tarihli sağlık kurulu raporu düzenlendiği, idarenin eyleminden kaynaklandığı öne sürülebilecek olan gerçek ve kesin zararın, ancak davacının özür durumuna göre vücut fonksiyon kaybını belirleyen 8.8.2012 günlü Sağlık Kurulu Raporuyla ortaya çıktığı dikkate alındığında, bu tarihten itibaren 2577 sayılı Yasa’nın 13. maddesi uyarınca 1 yıllık sürenin başladığının kabulü gerekmektedir. Buna göre, davacının, eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği 08.08.2012 tarihinden itibaren 1 yıl içinde, 20.06.2013 tarihinde idareye yaptığı başvurunun reddi üzerine 20.09.2013 tarihinde açtığı davada süre aşımı bulunmamakta olup; İdare Mahkemesince, davanın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir.”
Danıştay 15. D., E. 2013/12681 K. 2014/280 T. 30.1.2014: “Dava dosyasının incelenmesinden; K2’in, 07/04/2006 tarihinde Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde gerçekleştirdiği doğum sırasında küçük Sudenaz’ın doğum esnasında omzunun anne rahmine takılması sonucu sağ kolunun tamamiyle iş göremez duruma geldiği ve 06/06/2012 tarihli sağlık kurulu raporuyla %49 oranında özürlü olduğunun kesinleşmesi üzerine, davalı idareye süresinde yapılan başvurunun zımnen reddi üzerine 20/05/2013 tarihinde bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Buna göre, davacıların, 06/06/2012 tarihli sağlık kurulu raporuyla eylemi ve eylemin idareye atfedilebilir olduğunu öğrendiği tam olarak öğrendikten sonra 2577 sayılı Kanunun 13. maddesine göre 1 yıllık süre içerisinde idareye yaptıkları başvurunun reddi üzerine süresinde bu davayı açtıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda, İdare mahkemesince uyuşmazlığın esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken, davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararda usul hükümlerine uygunluk görülmemektedir.”
